|
Tweet |
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasını yalnızca askerî bir protokol olarak okumak, büyük resmi kaçırmak olur.
Çünkü burada üç ordudan daha fazlası yan yana geliyor:
Türkiye’nin askerî tecrübesi ve savunma teknolojisi, Pakistan’ın askerî kapasitesi ve stratejik caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın sermaye, enerji ve jeopolitik gücü.
Bu üç unsur ortak bir siyasi iradeyle buluşabilirse, Ortadoğu’dan Hint Okyanusu’na uzanan yeni bir bölgesel güç merkezi ortaya çıkabilir.
Kendi güvenliğini kendin sağlamak
Ortadoğu’nun temel sorunlarından biri, güvenliğini uzun yıllar dış güçlere bağımlı şekilde kurmaya çalışmasıydı. Bölge ülkeleri milyarlarca dolarlık silah satın aldı fakat kendi aralarında kalıcı bir güvenlik mimarisi oluşturamadı.
Mekke’deki anlaşmanın asıl siyasi mesajı bu nedenle önemlidir:
“Biz kendi güvenliğimizi birlikte sağlayabiliriz.”
Bu anlayış kurumsallaşırsa anlaşmanın değeri satın alınacak silahlardan çok daha büyük olacaktır.
Şii-Sünni ekseni değil, bölgesel birlik
Bu anlaşmayı “Sünni ülkelerin Şii İran’a karşı birleşmesi” şeklinde okumak doğru değildir.
Aksine bu yapı, doğru yönetildiğinde İslam coğrafyasını uzun yıllardır zayıflatan mezhep merkezli ayrışmaların aşılmasına katkı sağlayabilir.
Terörün, ekonomik istikrarsızlığın, enerji güvenliğinin ve dış müdahalelerin mezhebi yoktur. Filistin meselesi de yalnız Sünnilerin veya Şiilerin değil, bütün bölgenin meselesidir.
İran bu coğrafyanın yabancısı değildir. Türkiye ile İran arasında rekabet olabilir; ancak rekabeti mezhep düşmanlığına dönüştürmek hiçbir tarafın yararına değildir.
Bu nedenle yeni yapının amacı İran’ı kuşatmak değil; zaman içerisinde İran dahil bölgenin diğer devletlerini ortak güvenlik, ekonomik iş birliği ve karşılıklı çıkar anlayışı etrafında buluşturabilmek olmalıdır.
Başarı, kaç ülkenin karşıya alındığıyla değil, kaç ülkenin ortak bir gelecek etrafında buluşturulabildiğiyle ölçülmelidir.
Türkiye için büyük fırsat
Türkiye açısından en önemli fırsatlardan biri savunma sanayiidir.
Türkiye artık yalnız silah satın alan değil; İHA, SİHA, savaş gemisi, mühimmat, elektronik harp, radar ve füze sistemleri geliştirebilen bir ülkedir.
Ancak hedef yalnız silah satmak olmamalıdır.
Türk teknolojisi, Suudi sermayesi ve Pakistan’ın üretim ve askerî kapasitesi ortak projelerde buluşturulmalıdır.
Ortak araştırma merkezleri, hava savunma sistemleri, insansız platformlar ve savunma şirketleri kurulabilir.
Böylece üç ülke yalnız askerî müttefik değil, aynı zamanda teknolojik ortak haline gelir.
Savunmadan ekonomiye
Asıl büyük proje ise savunmanın ötesindedir.
Türkiye’nin üretim kapasitesi, Pakistan’ın büyük nüfusu ve iş gücü ile Suudi Arabistan’ın sermaye ve enerji kaynakları birbirini tamamlıyor.
Ortak yatırım fonlarından enerji projelerine, savunma sanayiinden liman ve demiryollarına kadar geniş bir ekonomik iş birliği kurulabilir.
Böylece Akdeniz’i Anadolu’ya, Anadolu’yu Körfez’e, Körfez’i Güney Asya ve Hint Okyanusu’na bağlayan yeni bir ekonomik kuşak ortaya çıkabilir.
Bu yapı zaman içerisinde Katar, Kuveyt, Umman, Ürdün, Irak ve şartlar olgunlaştığında İran’a kadar genişleyebilir.
Bölgenin asıl ihtiyacı da budur:
Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üretmek.
Türkiye köprü olmalıdır
Türkiye’nin burada özel bir konumu vardır.
NATO üyesidir; Avrupa’yla güçlü ekonomik ilişkileri bulunur. Rusya ve Çin’le konuşabilir, İran’la yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşır, Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkileri ve Pakistan’la tarihî bağları vardır.
Bu nedenle Türkiye’nin görevi yeni duvarlar örmek değil, köprüler kurmak olmalıdır.
Batı ile Doğu, Körfez ile İran, Sünni ile Şii, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasında…
Bu yapı Amerika, Rusya, Çin veya İran karşıtı olmak zorunda değildir.
Çünkü stratejik bağımsızlık bir büyük gücün etkisinden çıkıp diğerinin nüfuzuna girmek değildir.
Stratejik bağımsızlık, kendi kararını kendin verebilmektir.
Asıl güç: Birlikte hareket etmek
Türkiye’nin ordusu zaten vardı.
Pakistan’ın stratejik caydırıcılığı zaten vardı.
Suudi Arabistan’ın sermayesi ve enerji kaynakları zaten vardı.
Yeni olan, bütün bu güçlerin aynı masa etrafında buluşmasıdır.
Asıl mesele birlikte savaşmak değil, birlikte düşünmek ve birlikte üretmektir.
Başkalarının kurduğu güvenlik sistemlerine bağımlı olmak yerine kendi güvenlik mimarisini oluşturmak; Şii’yi Sünni’ye, Sünni’yi Şii’ye karşı konumlandırmak yerine ortak çıkarları öne çıkarmaktır.
Eğer Mekke’de atılan imza bu anlayışla geliştirilirse, gelecekte yalnız üç ülkenin savunma anlaşması olarak değil, İslam coğrafyasının kendi güvenliği, ekonomisi ve geleceği hakkında daha fazla söz sahibi olmaya başladığı önemli bir dönüm noktası olarak hatırlanabilir.
Çünkü bu coğrafyanın ihtiyacı yeni cepheler değil, ortak akıldır.
Yeni düşmanlar değil, ortak çıkarlardır.
Mezhep çatışmaları değil, adalet, güvenlik, refah ve bölgesel dayanışmadır.
Mekke İttifakı’nın gerçek gücü, üç ülkenin birlikte savaşabilmesinde değil; bütün bölgenin birlikte yaşayabileceği yeni bir düzenin kapısını aralayabilmesindedir.