|
Tweet |
7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, bölgedeki güvenlik dengeleri açısından dikkat çekici bir adım. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul ediliyor.
Peki Türkiye neden böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duydu?
Aslında cevabı yalnızca askerî güvenlikte aramamak gerekiyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın askerî kapasitelerini ve savunma sanayii imkânlarını bir araya getirerek ortak bir caydırıcılık alanı oluşturmak istiyor. Bölgesel krizlerde güvenlik yükünü paylaşmak ve dış müdahalelerin belirleyiciliğini azaltarak bölgenin kendi güvenlik mekanizmalarını güçlendirmek de bu yaklaşımın önemli parçaları.
Türkiye açısından ise mesele daha büyük.
Ankara, Ortadoğu’daki güvenlik denkleminde yalnızca gelişmeleri takip eden bir ülke değil, bu denklemin kurulmasında söz sahibi olan bir aktör olmak istiyor. Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulan bu hat, Türkiye’nin Körfez’den Güney Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada kendi ortaklıklarını ve etki alanını güçlendirme arayışının bir parçası olarak okunabilir.
Kısacası Mekke’de atılan imza yalnızca üç ülkenin birbirine “saldırı olursa yanındayım” demesi değil. Türkiye açısından asıl mesele, bölgenin güvenlik mimarisinde ne kadar söz sahibi olacağı.
Şimdi asıl soru şu: Bu anlaşma kâğıt üzerinde güçlü bir caydırıcılık mesajı olarak mı kalacak, yoksa Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gerçekten yeni bir bölgesel güvenlik mekanizmasının temellerini mi atacak?
ASİL AYŞENUR TOKSÖZ