|
Tweet |
Toplumların yıkılışı çoğu zaman bir anda olmaz. Ne büyük imparatorluklar, ne köklü medeniyetler bir gecede yerle bir oldu. Asıl çöküş, içten içe ilerleyen bir hastalık gibidir: ahlaki erozyon. Ne zaman ki yalan, hile, hırsızlık, rüşvet, adam kayırma gibi fiiller meşru görülmeye başlanır; ne zaman ki kötülüğe karşı duyarsızlık sıradanlaşır, işte o an çürüme başlamıştır. Ve en korkuncu, bu çürümeyi kimsenin artık ağır hissetmemesidir.
Kur’an, geçmiş kavimlerin helak sebeplerine dikkat çekerken yalnızca inançsızlıktan değil, bozulmuş ahlaki yapılarından da söz eder. Medyen halkı, ölçü ve tartıda hile yaptıkları, rüşveti ve sahtekârlığı hayat tarzı haline getirdikleri için helak edilmiştir. Şuayb Peygamber’in diliyle gelen ilahi uyarı nettir:
“Ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Şuara, 181–183)
Bu ayet, sadece bir ticari ahlak dersi değil; toplumun çöküşüne dair sosyolojik bir uyarıdır. Çünkü adaletin ve doğruluğun terk edildiği yerde güven biter. Güvenin bittiği yerde ise ne aile kalır, ne devlet, ne de gelecek.
Bugün içinde yaşadığımız çağda, “günahın estetize edildiği”, “kötülüğün itibara dönüştüğü” bir düzen hâkim. Hırsızlık yapan, yolsuzlukla servet edinen, rüşvetle koltuk kapan insanlar hâlâ alkışlanabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki çürüme sadece fiillerde değil, zihinlerde ve değerlerde gerçekleşiyor.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), Veda Hutbesi’nde ümmetine en temel vasiyetleri yaparken, toplumun dirliğinin adalet ve ahlakla korunacağını hatırlatmıştır. Hatta o hutbede, “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve sünnetim” buyurarak, çürümeye karşı ilahi pusulayı göstermiştir.
Osmanlı Devleti, ilk yüzyıllarında ahlaki temellere sıkı sıkıya bağlı kaldığı için yükselmiş; adaletle hükmettiği için dünyaya nizam vermiştir. Ancak son dönemlerde liyakat yerine sadakat, doğruluk yerine çıkar ilişkileri öne geçince çöküş hızlanmıştır. İbn Haldun’un “devletler de insanlar gibidir, doğar, büyür, yaşlanır ve ölür” sözü bu gerçeği sosyolojik olarak özetler. Ancak ölümün hızını belirleyen, ahlaki zeminin sağlamlığıdır.
Bugün bizler de aynı eşikteyiz. Ahlaki değerleri zayıflamış bir toplum, ne kadar teknolojik gelişme gösterirse göstersin; ne kadar büyük şehirler inşa ederse etsin, içten içe çöküyordur. Ve bu çöküşün en sinsi tarafı, insanların artık şaşırmamasıdır. Çünkü ahlaki çürüme, önce tepki duygusunu yok eder. İnsan artık yanlışa alışır, göz yumar, hatta savunur hale gelir. Kötülük, sistemin bir parçası olur.
Kur’an’da geçen şu dua, her dönemde müminin yüreğinde yankılanmalıdır:
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize katından rahmet ver. Şüphesiz sen çok veren bir bağışlayıcısın.” (Âl-i İmrân, 8)
Bu dua, sadece bireysel istikameti değil, toplumsal dirilişi de çağrıştırır. Çünkü bir toplumun kalbi, bireylerin kalbidir. Kalpler doğruysa toplum da doğru gider.
Sonuç olarak, bir toplumda ahlak yerle bir olmuşsa, o toplumun gökdelenleri değil, temelleri çökmüş demektir. Ve çöken temel üzerine ne kadar yüksek bina dikerseniz dikin, ilk sarsıntıda yıkılacaktır. Bugün bize düşen, bu çürümeye karşı uyanık kalmak, susmamak, alışmamak ve doğruluğun sesi olmaktır. Çünkü kötülüğün sıradanlaştığı bir dünyada bile, bir kişinin bile doğrulukta ısrarı, bir toplumun kaderini değiştirebilir.
Kadem Çolak