|
Tweet |
15 kadın, 30 örgüt mensubu silahlarını bırakıp sustu.
Peki bu sessizlik ne söylüyor?
PKK'nın Süleymaniye'de sembolik olarak gerçekleştirdiği silah bırakma töreni, Kürt meselesinin çözümünde yeni bir sayfa mı açıyor; yoksa eski bir defterin son sayfasına yazılmış bir not mu?
Bu sorunun cevabı, dağlardan inenlerin değil, o dağları var eden politik atmosferin, kimliksizleştirilen coğrafyaların ve ötelenen hafızaların vereceği cevapla şekillenecek. Takvimler 15 Temmuz 2025’i gösterdiğinde, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye Casene Mağarası, çok nadir rastlanır bir ana tanıklık etti
PKK'nın 15’i kadın olmak üzere 30 mensubu, uluslararası basının ve bölgesel yetkililerin önünde silahlarını yaktı. Bizzat KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat da oradaydı. Ellerindeki 26 Kalaşnikof, bir Kanas keskin nişancı tüfeği, bir RPG, bir M4 ve bir Bixi makineli tüfek ateşe verildi — kameralara, fotoğraf makinelerine, tarihe...
Peki bu görüntünün anlamı neydi?
Gerçek bir çözülme mi?
Taktiksel bir sessizlik mi?
Yoksa sadece başka bir çatışma biçimine mi geçiliyor?
Casene’nin taşıdığı bu mağara artık yalnızca bir coğrafi yer değil; örgütün yıllardır saklandığı, beslendiği, çatışma ve strateji ürettiği yerlerin sembolü. O mağarada silah bırakmak, sadece demiri değil, ideolojik bir kimliği yere bırakmak anlamına gelir.
Kolay mı? Değil.
Ama unutulmamalı: 1984’te ilk kurşunu sıkanlar, bu silahları bırakmanın da tarihe geçeceğini asla düşünmemişti.
Onlar zaten bunu düşünmüş olsalardı, farklı güçlerin, farklı oyunların peşinde olmazlardı.
TERÖR BİTER AMA ONUN DOĞURDUĞU SORUNLAR BİTMEZ
Bu sembolik tören, bir terör örgütünün “silahlı mücadeleyi bıraktık” cümlesini dillendirmesi açısından büyük bir kırılmadır — ama yetmez. Sadece silah bırakmakla barış gelmez. Çünkü terör yalnızca dağda doğmaz; inkârda, ötekileştirmede, yoksullukta da çoğalır.
Devlet bu süreçte sadece izleyici değil; onarıcı, kapsayıcı ve adil bir aktör olmalıdır.
Aksi halde, susan silahların yerini sosyal medya provokasyonları, siyasi marjinalleşmeler, yeni çatışma pratikleri alabilir.
Türkiye’de sadece güvenlik politikasıyla değil; eşit yurttaşlık temelinde inşa edilecek hukuki ve siyasi bir onarım süreciyle ilerlenmesi gerekiyor.
Silahın sustuğu yerde hukuk konuşmazsa, sessizlik zafer değil; geçici bir bekleyiş olur.
Bu bağlamda kadınların sessizliği daha gür bir haykırıştır.
O 15 kadının neden dağa çıktığını anlamadan, neden indiğini de anlayamayız.
Zorla mı, inançla mı, çaresizlikle mi?
Şimdi onların yüzüne çarpan sessizlik, yıllarca duyulmayan çığlıkların yerini mi alıyor?
Casene Mağarası’nda yanan sadece tüfekler değil; onların taşıdığı hatıralar, yükler, gençlikler, çocuklar ve belki de pişmanlıklar..
Bu adım, devlet aklı tarafından ne kadar ciddiye alınırsa, çözüm için o kadar güçlü bir zemin oluşur.
Ama şunu unutmamalı: Barış, hukukla, demokrasiyle ve toplumun adaletle inşasıyla gelir.
Kimin öldüğü, kimin öldürdüğü, neden öldüğü... Bu sorulara verilen yanıtlar eksik kalırsa, barış sadece bir görüntüden ibaret olur.
Kürt’ün ölüsü haber olurken, Türk’ün acısı devlet törenine dönüşüyorsa; adalet henüz sağlanmamış demektir.
Bu yüzden barış, sadece bir örgütün geri çekilmesi değil; bir milletin aynaya bakıp geçmişiyle yüzleşmesidir.
Ayşenur TOKSÖZ