|
Tweet | Tarih: 21-12-2025 21:44 |
Batı dünyasının İslam coğrafyasına yönelik “din ile devlet işlerinin ayrılması” talebi, yüzeyde evrensel bir özgürlük ve tarafsızlık ilkesi gibi sunulsa da, uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında bunun masum bir norm önerisi olmadığı görülür. Bu söylem, çoğu zaman emperyal gücün kendi ideolojik düzenini küresel ölçekte yeniden üretme aracına dönüşmektedir.
Modern uluslararası sistemde normlar, sadece ahlaki ilkeler değildir; aynı zamanda güç üretme ve meşrulaştırma araçlarıdır. Demokrasi, insan hakları, laiklik ve sekülerlik gibi kavramlar, Batı merkezli dünya düzeninde “uyulması gereken standartlar” olarak kodlanmakta; bu standartlara uymayan toplumlar ise geri, irrasyonel veya tehditkâr olarak etiketlenmektedir. Din–devlet ayrımı söylemi de bu normatif baskı mekanizmasının önemli bir parçasıdır.
Oysa Batı’nın kendi tarihsel pratiği, dinin siyasetten bütünüyle dışlandığı bir modeli değil, aksine kurumsallaştırıldığı bir düzeni ortaya koymaktadır. Vatikan, kardinallerin ve papazların oluşturduğu bin civarında nüfusu olmasına rağmen diplomatik temsilcilikleri, küresel lobi gücü ve ahlaki otorite iddiasıyla uluslararası siyasette etkin bir din devletidir. Ortodoks dünyasında ise Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümeniklik” iddiası, Balkanlar’dan Rusya’ya uzanan geniş bir coğrafyada siyasal, kültürel ve jeopolitik etkiler üretmektedir. Bu yapılar, dinin Batı’da kamusal alandan çekilmediğini; yalnızca Batı’nın kendi mezhepsel ve ideolojik çıkarları doğrultusunda konumlandırıldığını göstermektedir.
Emperyalizm tam da bu noktada devreye girmektedir. Batı, kendi dinî ve ideolojik kurumlarını uluslararası sistemin meşru aktörleri olarak kabul ederken, İslam dünyasında dinin kamusal ve siyasal dile dönüşmesini “radikalleşme” ve “tehdit” kategorisine sokmaktadır. Böylece İslam toplumlarının ahlaki ve hukuki referans üretme kapasitesi zayıflatılmakta; yerine seküler, Batı merkezli ideolojiler ikame edilmektedir.
Türkiye örneği bu çelişkinin en görünür olduğu alanlardan biridir. Bir Müslüman âlimin faiz yasağına, ekonomik adalete ya da toplumsal ahlaka dair sözleri, yalnızca iç siyasette değil, uluslararası algı yönetimi bağlamında da “irtica”, “geri dönüş” veya “rejim tehdidi” olarak sunulmaktadır. Bu refleks, sadece iç ideolojik kamplaşmanın değil, küresel normlara uyum baskısının da bir sonucudur.
Buradaki temel sorun, İslam’ın kendisine ait bir ruhbanlık ve din-devlet hiyerarşisi üretmemesidir. İslam’da din adamı sınıfı yoktur; buna rağmen dini bilginin kamusal alana yansıması, Batı’nın tarihsel tecrübesinden devşirilmiş bir laiklik anlayışıyla bastırılmaktadır. Bu durum, Müslüman toplumlara fiilen yeni bir “inanç sistemi” ideolojik din dayatılması anlamına gelmektedir: Sekülerlik, tarafsız bir zemin değil; ahlaki ve hukuki hüküm veren bir üst ideoloji hâline gelmiştir.
Uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında, din–devlet ayrışması söylemi, askeri ve ekonomik müdahalelerin ön hazırlığı işlevini de görmektedir. “Siyasal İslam” etiketi, birçok coğrafyada dış müdahaleleri meşrulaştıran bir güvenlik söylemine dönüşmüştür. Bu söylem sayesinde, toplumların kendi değerleri üzerinden siyasal ve ekonomik düzen kurma iradesi kriminalize edilmekte; emperyal merkezlerin çıkarları “istikrar” ve “güvenlik” adı altında korunmaktadır.
Sonuç itibarıyla mesele, din ile devletin ayrılıp ayrılmaması değildir. Asıl mesele, hangi değerlerin kamusal hayatı düzenleyeceği ve bu değerlerin kim tarafından belirleneceğidir. Batı’nın dayattığı din–devlet ayrımı, çoğu zaman bir özgürleşme projesi değil, ideolojik tahakküm aracıdır. Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu sorun, dinin siyasete alet edilmesi değil; beşerî ideolojilerin din yerine ikame edilmesidir.
Asıl soru ise hâlâ geçerliliğini korumaktadır:
Kamusal alan gerçekten inançsız mıdır, yoksa yalnızca küresel güçlerin inancına mı teslim edilmiştir?
Kadem Çolak